Pazar, Mayıs 29, 2011

Yaşamın Fısıltısını Dinle



Zengin bir adam pahalı arabası ile şehirdeki dar bir yoldan geçiyordu.
Birden, yoluna aniden fırlayarak elindeki taşı arabasına atan bir çocuk gördü.

Kapısına çarpan taşın sesi ile ani fren yapınca, arabası kaldırım taşına
çarparak durabildi.

Adam öfke ile arabadan fırlayıp, taş atan çocuğu kolundan tutarak sarsmaya ve


"Sen ne yapıyorsun serseri, bak arabamı ne hale getirdin" diyerek bağırmaya başladı.


Üzgün ve suçlu tavır içindeki çocuk "Amca lütfen kızma, sizden önce geçen
arabalara durmaları için işaret ettim, arabaların hiç biri durmayınca,
sizin arabaya taş attım" dedi.

Ve, gözyaşları içinde, kenarda devrilmiş duran bir tekerlekli özürlü
arabasını ve o arabadan düşerek yerde yatan birisini göstererek
"Ağabeyim yürüyemiyor, onu tekerlekli arabası ile gezdirirken,
kayıp
devrildi. Ağabeyim yere düştü, kaldırmaya gücüm yetmedi, gelen geçen
kimse de yok, siz onu yerden kaldırıp tekerlekli arabasına tekrar
oturtmama yardım eder misiniz?" dedi.

Zengin adam, ne diyeceğini bilemeden, boğazındaki düğümden yutkunarak
kurtulmaya çalışarak, yerde yatan çocuğun yanına gitti, onu kaldırıp
tekerlekli arabasına oturttu ve cebinden temiz bir mendil çıkararak
bacağındaki kanları sildi.
Küçük çocuk abisini tekerlekli arabasıyla alıp giderken, hiçbir şey
söyleyemeden arkalarından bakakaldı.

Arabasına döndüğünde, çocuğun attığı taşın, arabasının kapısında bıraktığı
oyuk şeklindeki DERİN İZİ gördü.

Ve zengin adam, bu derin taş izini hiçbir zaman tamir ettirmedi.
Arabadaki bu taş izini şu mesajı hiç unutmamak için sakladı:

"Hiçbir zaman, yaşamın içinden, birilerinin seni durdurmak ve dikkatini
çekmek için TAŞ ATMAYA mecbur kalacağı kadar HIZLI geçme.

ALLAH, ruhumuza fısıldar ve kalbimize konuşur.

O sesi dinlemek için vaktimiz olmadığında ise, bize TAŞ FIRLATMAK zorunda
kalır.

İster fısıltıyı dinle, ister taşı bekle...

Seçim senin..."

Şimdi, yaşamın içinden son hızla geçerken, bir an durup, kendi hayatımızda da bize bazı şeyleri hatırlatmak için atılan TAŞLAR olup olmadığını bir düşünelim...

Salı, Mayıs 24, 2011

İshal-i fem

Bu günlerde bakıyorum etrafıma çoğunlukla şaşıp kalıyorum duyduklarıma, gördüklerime... Vay be ne hale gelmişiz iyi de kardeşim bunlar bu hale gelirken ben neredeydim nasıl fark edemedim bu değişimi. Bilmem,  cevapsız sorularla yeterince dolu kafam bir de bununla uğraşamam.
O an aklıma uzun zaman önce okuduğum bu yazı geliverdi tam da duruma uygun, ekleyeyim de belki birileri daha benim gibi beyninin bir köşesine kazır, zamanı gelince çıkarır kullanır. Yanlış anlaşılmasın sadece yardım amacıyla yani.:)

İshal-i fem"in tedavisi yok!...

GEÇENLERDE "ishal-i fem" diye bir laf yazdık, meğer ne kadar ilgilenen varmış, Türkçesinin "ağız ishali" demek olduğunu belirtmemize rağmen yine de soranlar oldu:
"Sözlüklerde ishal-i fem diye bir şey yok!"
Elbette olmayacak çünkü bu deyimi, Türkiye'deki akıl ve ruh hastalıkları tedavisi kurumunun kurucusu "Mazhar Osman" bulmuş!
* * *
MAZHAR Osman, bir dönemin en ünlü insanlarından biridir. Bakırköy'deki hastaneyi o kurmuştur, bizim çocukluğumuzda ve gençliğimizde abuk sabuk şeyler yapıp söyleyenlere "Mazhar Osman" hatırlatılırdı:
"Bu adamlar Mazhar Osman'lık!"
"Seni Mazhar Osman'a göndermek lazım!"
"Bunun hakkından Mazhar Osman gelir!"
Atasözü, deyim gibiydi Mazhar Osman...
* * *
YAKIŞTIRILAN, uydurulan hikâye de çoktu. Güya devrin kudretli adamlarından biri mahkemelik olmuş, avukatı aklının yerinde olmadığını ileri sürerek Bakırköy hastanesine gönderilmesini ve müşahede altında tutulmasını istemiş...
Mazhar Osman adamı karşısına almış, konuşuyor, denemek için öyle sorular soruyor ki, adamın tepesi atmış:
"Sen doktor filan değil, delisin, deli!"
Mazhar Osman adama şöyle bir bakmış:
"Senin bana deli demen önemli değil, ama ben sana bir kere deli dersem, bir daha buradan çıkamazsın!"
* * *
GELELİM "ishal-i fem"e...
İshal, bildiğiniz gibi, bağırsak bozulmasından olan bir hastalık, halk arasında "amel" de denir, fem ise Arapçada ağız. Gonca-fem, gül-fem gibi, sıfat ve isimler var, femm-i nehir, nehir ağzı...
* * *
DR. Faruk Bayülkem, ilk asistanlığını Bakırköy Akıl Hastanesi'nde yapmış, göreve başladığının ikinci günü hocası Prof. Dr. Mazhar Osman, kendisini çağırmış, Karantina servisine gitmesini orada ishal-i femli bir hastayla konuşmasını sonra müşahedesini yazıp getirmesini söylemiş...
* * *
FARUK Bayülkem'in karşısına iki hastabakıcı eşliğinde iri yarı bir hasta getirmişler, adam durmadan konuşuyor, şarkı söylüyor, kahkaha atıyormuş...
Doktor bir ara, "Size bazı sorular soracağım, biraz oturun!" der demez hastanın tepesi atmış:
"Ben oturmam. Bir defa dokuz ay on gün annemin karnında oturdum. O günden beri hep ayaktayım. Hem ne soracakmışsın bakalım? Sen değil, benim sana soru sormam gerek. Evvela benim kim olduğumu biliyor musun? Ben hukuk fakültesini bitirdim. Tıp doktoru oldum. Mimarım, başmühendisim, banka genel müdürüyüm, genelevler şairiyim, tarihçiyim, öğrenciyim, öğretmenim, ressamım, bar işletiyorum, daha neler neler... yorulmazsan anlatayım. Ben hiç uyumam, yorgunluk bilmem, istersen milyona kadar durmadan sayayım. Evliyim, karılarım, metreslerim var. Yeter mi? Daha sormak istediğin bir şey var mı? Uzun Ömer'im, şekeri severim, sarımsak, salıncak, sarılmak, deniz meniz, ekmek mekmek yeter mi? Sor bakalım."
* * *
FARUK Bayülkem, kaçıp Mazhar Osman Hoca'ya sığınmış, Hoca dinledikçe gülüyormuş:
"İşte sana asistanlığın ilk dersi, ağızdan ishal olanları artık unutamazsın!"
* * *
BİZ unutuyor muyuz?
O çekilen kırmızı çizgileri, o akan kan yerde kalmaz palavralarını... Hele Amerikalılar bize Kuzey Irak'ta ne arıyorsunuz diye sorsalar, alırlar ağızlarının payını... Siz binlerce kilometreden gelip burada ne arıyorsunuz, diye sorarız koskoslanmaları...
Hiç unutur muyuz?
Hele artık "Söz bitti!" blöfünü...
İshal-i fem sadece akıl hastalarına ait bir hal değildir, siyasette, politikada da devlet yönetiminde de ishal-i fem olanlar vardır.
Ve ağız ishalinin tedavisi yoktur.
Kuru çay da koyu çay da tedavi etmez, kesmez.


Pazartesi, Mayıs 16, 2011

Hiç ummadığınız anlarda çalar hayat kapınızı...

Hiç ummadığınız anlarda çalar hayat kapınızı. Elinizin bulaşıklı olup olmadığına aldırmadan yapar bunu. Birkaç dakikalık bir gecikme, büyük bir aşkın başlamasına, bir çocuğun doğumuna, bir ayrılığın yaşanmasına engel olabilir. Bütün bu engeller, sizin yaşam çarkınızdır. Nasıl döndüğünden haberinizin olmadığı.

Zil sesi anlık bir uyanıştır bazen, öyle an olur ki kapının tıkladığını duymak için dikkat kesilir usunuz, oysa ne gelen vardır ne giden...

Duymayı düşlediğiniz, sizi uykunuzdan uyandıracak kadar güçlü bir sesse, boşuna beklemeyin. Hayat o kadarda adil değildir, başıboş bırakırsanız iç kulağınızı, o ne duyması gerektiğini düşünürken, es geçiverir inatla çalan hayat kornasını.


Zil zurna sarhoş olup dalınca hayatın içine, keşkeler asılır boğazınıza, keşkeler taşınması zor yüklerdir, bir yandan ah çekersiniz bir yandan beddua edersiniz yaşadığınıza. Yinede doludizgin gidiverirsiniz düşlerinizin üzerine.
Saçlarınıza düşen akların mesulü yine sizsinizdir, ayağınızın altındaki kır çiçekleri, düşlerinizdeki gülleri kıskana dursun, bir nehir kadar azgındır iç sesiniz. Çağlar durur, biri duyana dek işte o an kapı çalınmıştır bir kez daha, şans dediğiniz budur, budur kapınızda nöbet beklesin diye dua edip durduğunuz. İşte vakit gelmiştir...
Kaçırdığınız balık büyükse, oltaya kabahat bulmayın! Doğru zaman ve doğru yer için hazırlıklı olmalıdır insan. Pes edecekse daha yaşamadan yaşanılanlar için, hiç yola çıkmadan tıpkı bir taş gibi durmalıdır toprakta, "bir gün biri takılırda düşer" diye.
Küçük tesadüfler, hayatın iç sesidir! Adına ne dendiğinin önemi yoktur aslında, gözlerinize fer, dizinize bağ olur yaşananlar.

Bir koltukta oturup hayatı dikizlemekte sizin elinizdedir, bir koltuk olup hayata ortak olmakta... Seçimlerimiz hayatımızdır. Kaderlerimiz gibi!

İnsan inandığı şeydir, belki de inandığı kadar insandır.
Zoraki gülüşler bile en az gerçekleri kadar değerlidir, içinizdeki çaba gerçeği yakın kılar. Tutarsanız yakasını düşlerinizin ve gözlerinizi dört açıp, kulağınız kapıda beklerseniz, er ya da geç ya şans çalar kapınızı ya tesadüf...

         Ve gelene kapıyı açıp açmamak yalnız size kalmıştır!